Valla, zamanında, 367 meselesi tartışılırken, Gül'ün cumhurbaşkanlığı filan siyasi gündemimizin ana meselesi iken, bir anlamda CHP, TSK, yargı koalisyonundan bahsedilmeye filan başlanmışken, hem geyik olsun hem de protesto olsun diye "AKP kapatılsın, tek parti olsun, CHP olsun, temiz olsun!" esprileri yapıyorduk. Ecnebinin dediği gibi: "Be careful what you wish for..." Yani ne istediğine dikkat et. Bakarsın gerçek oluverir diye de devam eder bazen.
Başsavcının iddianamesinin medyaya da ulaşmasından sonra, bu kapatma meselesindeki ana motivasyonu anlayabildik. Bir paragrafta şuna benzer ifadeler yer alıyordu: "Bu iktidar partisini durdurmanın başka bir yolu kalmadı. Acilen kapatmak zaruri olmuştur!" Yani, zaten her şey denendi; geceyarısı muhtıraları hazırlandı, ABD yalakalığından tut, vatan hainliğine kadar her şeyle suçlandı adamlar, belaltı muhalefet tekniklerinde ihtisas yapıldı olmadı, insanlar eşi menendi görülmemiş lümpen sokak eylemleri için kışkırtıldı olmadı, bir şeriat heyulası icat edildi, halka korku salındı olmadı... Artık kapatalım, başka türlü yenemeyeceğiz bunları. E oldu!
Bir kere, parti kapatmanın işe yarayan bir mekanizma olmadığı meydanda. Bunu, statükocu kafalar son 30 yılda (geniş anlamda ise, ne 30'u, taa Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'ndan bu yana) öğrenemedilerse, ben öğretecek değilim.
İkincisi, AKP'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu idiası, alenen subjebtif, mesnetsiz, saçma. Aslına bakılırsa, Müslüman veya İslamcı dediğimiz kesimler, AKP sayesinde laikliğe biraz olsun inanmaya ve gerçek anlamda laik, demokratik bir rejimde mutlu olabileceklerini düşünmeye başladılar. Bu insanlar, laiklikle, resmi, daha doğrusu otoriter laiklik arasındaki farkı görebiliyorlar. Eğer, başsavcının rüyalarına girecek ölçüde büyük bir tehlike varsa, onunla siyaset içinde mücadele etmek daha makul olur herhalde.
Üçüncüsü, Bahçeli ve Sakık dışında, CHP'den ve DSP'den bir Allahın kulu çıkıp, parti kapatmanın karşısında, ilaç için 1 cümle etmedi. Yazıklar olsun. Böyle demokratik sola kafam... basmıyor.
Dördüncüsü, yargı alenen siyasete dahil birkaç yıldır. Bu iş böyle pek konforlu olmuyordur. Direkt, meclisin üstünde bir yargı heyeti kurulsun. Meşruti monarşiye veya oligarşiye geçilsin. Şahane olsun.
Beşincisi ve en önemlisi, DTP'yi AKP'yi kapatıp, TBMM'yi CHP - DSP - MHP dışındaki görüşlere yasaklamaya, Meclisi adeta bir milliyetçi - ulusalcı kampına çevirmeye çalışmak... Üstelik bunu, iddianamede utanmadan, sıkılmadan "çoğulcu demokrasi" filan gibi argümanlarla savunmak. Türk yargısının en üst düzey savcılarının zihniyet çerçevesini ne güzel veriyor. YouTube'u yasaklayan Sivas mahkemelerinden, Yargıtay'ın en tepesine kadar, yargı kadrolarında ciddi bir demokrasi anlayışı sıkıntısı olduğu açık. Bu daha önce yapılmış yargı mensupları anketlerinde de ortaya çıkmıştı. Yazık.
Avrupalı dostlarımızın da söylediği gibi bu dava girişimini ciddiye almakta zorlanıyorum. Ama işte bu kafayı ciddiye almak lazım, yoksa hepimizin başına onyıllardır açtığı gibi onyıllarca daha feci işler açacak.
Sözlerime burada son verirken, sinemaseverlere de "He was a quite man" ve "30 days of night" filmlerini tavsiye ediyorum. Biri epey başarılı bir psikolojik drama, ikincisi ise korku gerilim türünde bir vampir hikayesi ve oldukça iyi kotarılmış bir çizgi roman uyarlaması.