Erman Bey'in "büyük gazetemizin" spor sayfalarındaki köşesine, tekrar ediyorum spor köşesine, yani aslında futbol köşesine fikirlendirdiği tespit böceklerine takılmadan edemedim. Yakından bakalım, zira tam bir şaheser:
GEÇENLERDE Ergenekon’la ilgili davanın dosyalarını polis araçlarından adliyeye taşınırken gördüm.
Maaşallah sanki dava dosyaları değil, inşaat malzemeleri taşınıyordu. Bilmeyen olsa Adliye Sarayı genişletilecek zanneder.
İlahi Erman deyip geçiyorum burayı.

İki yıl önceydi. Cep telefonumdan taciz edilmeye başlandım. Arada tehditler, arada seks var. Tekmili birden. Ben öyle durumlarda biraz beklerim, baktım ki karşı taraf çok kalabalık telefon numarası kartını atarım, yeni numaramı takarım. Bu tarz olaylar kulüp taraftarınca oluyor. Fakat bu sefer daha farklıydı. Onun için numaramı değiştirmedim.
Vay babam...
Doğruca İstanbul’da savcıya gittim. Gelen mesajlar kağıda döküldü, numaralar belirlenip yazıldı. İşlem başladı. Değişik operatörlerden telefonlar geliyordu. Bazılarının adresleri mezarlıkta bile çıktı. bizim dosya büyüdükçe büyüdü. Polis öyle yerlere ulaştı ki veya bazılarının adreslerine gidilip emniyete çağrıldılar ki telefonlar kesilmeye başlandı. Ankara’da beni savcı çağırdı. Güleryüzlü tatlı bir adam. Benim dosyamı gösterdi, "Bak" dedi, "Hocam senin dosyan bu kadar." Dosyanın kalınlığı diklemesine 5 parmağınızı koyun, ondan büyük. Devam etti savcı. "Hoca" dedi, "Bu da üç adam öldürmüş bir adamın dosyası." Şöyle bir dosyaya baktım karşıdan, belki 15 sayfa. Adam müebbet yatacakmış. "Hoca" dedi, "Senin dosyana her şey yapıldı. Bazı şahısların ifadeleri alındı. Bazılarını bulamadık. Ama gel istersen şu dosyayı kapatalım. Çünkü bu kadar kalabalık ve kabarık dosyadan bir şey çıkması zor. Yani bizim dosya kabardıkça sulandı, sulandıkça kabardı. Dosyada isimleri belli olanlar, yarın öbür gün bir şey ortaya çıkarsa bu sefer ikincide ayvayı yerler. Bu iş böyle olur. Ama birincide yırttılar. Yaptıkları yanlarına kar kaldı."
Nereye varacağı çıktı meydana. Tabii, ben Erman Toroğlu olduğum için adamlar her şeyi yaptı etti, tanıdığım çoktur olayına girmiyor abimiz. Neymiş, adam 3 kişiyi kesmiş, kişi başı 5 sayfadan 15 sayfa; Erman Bey'i telefonda taciz etmişler, "diklemesine 5 parmak!" Bak sen. Neyse...
Bir karşılaştırma yapıyorum. Ergenekon davası ile Erman Toroğlu’nun dosyası arasında pek fark yok. Çünkü bir suç varsa, bırakın on sayfayı bir sayfada da bu yer alır. Aramak bulmak adına, zorlarsan dosya kalınlaşır: Finalde YOK kalır. Ergenekon davasında da bu kadar dosya varsa, sonuç benim savcının dediği gibi olacak. Altına bir imza, hadi güle güle... Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna.
Aferin Erman Toroğlu! Ertuğrul'dan mı öğrendin bu numaraları allasen? Parmak hesabıyla, santim hesabıyla dava sonucu tahmin etmek zor zanaat vesselam! Şen kardeşler kıraathanesinde okey muhabbeti yapmıyorsun canım benim? Noterden adi vekaletname alsan 10 sayfayı geçer, kimi yiyorsun? Neyse, devam... Asıl inciler şimdi başlıyor:
TERÖRLE yaşayan bir ülkeyiz. Terör konusunda insanlarımızı bilgilendirmiyoruz. Bu terör yalnız kolluk güçlerinin dikkatiyle olmaz. Her vatandaş etrafına dikkat etmeli. Her vatandaş yolda gezerken, otobüse, vapura, trene, taksiye, uçağa binerken kendini bir polis memuru gibi hissetmeli. Veya onun yerine koymalı. Eğer şüphelendikleri bir şey varsa, onu gözaltında tutup acil 155’e telefon etmeleri gerekir. Ancak bu beladan böyle kurtuluruz. Bu birincisi.
Şu yazıda tek doğru cümle kurdun, onu da yanlış anlamda kurdun be birader: Doğru "Terör konusunda insanlarımızı bilgilendirmiyoruz." Ama öyle değil, başka türlü bilgilendirmiyoruz. Sen ne diyorsun peki: Faşizme yakınız zaten, direkt geçelim diyorsun. Hafiye örgütü kuralım, toplumca gammazcılık oynayalım. Herkese potansiyel terörist gözüyle bakalım. 2 milyonu aşan, asker, polis, istihbaratçı kesmez bizi. Her türk ispiyoncu, özel kuvvetçi, polis, asker falan doğar, büyür... Eski Doğu Almanya, Taze Kuzey Kore arası bir sistem kuralım. Birçok açıdan daha o çizgiden pek uzaklaşmadık henüz. Hani AB filan zorluyor, ama direniyoruz gayet sağlam. Çok geç olmadan geri dönelim. Oldu?!
Biz madem terör ülkesiyiz. Aynen alfabe öğretir gibi okullarda A-B-C diye, sivil toplum örgütlerinde ve dairelerde ders olarak vermeliyiz. Yalnız terör asker ve polis ile önlenemez.
Ne dersi vereceğiz? Fünyeyle paket nasıl imha edilir? Şüphelenilen kişi nasıl linç edilir? Nasıl diken üstünde oturulur? Nasıl tedirgin olunur, başkaları tedirgin edilir? Nasıl her sakallı dedemiz, her uzun saçlı satanist, her esmer tenli pkk'lı vs. vs. sanılır?..
Sivil toplum dediğin zaten sarı memlekette, sapsarı olsun mu istiyorsun? Dairelerde ders vermek nedir? Aşı kampanyası mı bu?
Özellikle büyük şehirlerde de hemen hemen her yere bu kameralar yerleştirilmeli. Bunlara verilecek para insan yaşamıyla ölçülemez. Hiç olmazsa bundan sonrasında belki bombayı engelleyemezsin ama yapanı yakalama şansın olur.
Adam işin parasındayız sanıyor! Sanki kolluk kuvvetlerinin parasının hesabını yapan var. Ama, tek eksiğimiz panoptikondu afedersin! İstihbaratı alırsın, Hrant Dink ölür yine de. İstihbaratı alırsın, bombalar yine patlar. Şüpheli paket diye karton kutuyu patlatırsın, içinden yavru kediler, terkedilmiş bebekler çıkar... Senin polisinin her geçen gün yeni bir vukuatı meydana çıkar. Ergenekon çetelemelerinde, Susurluklarda, işkencelerde, meydan dayaklarında, şunda bunda her yerdedir! Ama bombalar patlar. Senin gibiler de her şeye çözümü gözetleme ağları, 1984'ler filan kurmakta bulur. Pes...
NOT: Şimdi bunu yapan alçak yakalanırsa AB standartlarına göre müebbet hapis yiyecek. AB ülkeleri bunu lanetleyeceğine o PKK’ya yaptıkları yardımı kessinler. Ben size soruyorum, bu konularda idam olsun mu olmasın mı? Ben hem bu konuda, hem de ormanları yakanlar konusunda idamdan yanayım. Kimse kusura bakmasın. İsteyenle de sonuna kadar tartışırım.
E yuh! Bir de bize soruyormuş! Yuh! Oha! Ertuğrul bile, Çölajanı bile bu kadar oha falan olamaz! Pes! Bir de kimse kusura bakmasın diyor. İsteyenle sonuna kadar tartışırım, diyor. Neyi tartışacaksın? Hangi sonuna kadar? Zaten bütün lafın bu kadar bu konuda, burada başlayıp burada bitiyor! Hukuk mu tartışacaksın, tarih mi tartışacaksın? Efendim? Şundan ötesine geçebiliyor musun: "Asacaksın birkaçını, bak bir daha yapıyorlar mı?" Ha? (Ki bu retorik bir soruydu.)
Son söz: Büyük gazetenin büyüklüğü önünde bir kez daha eğiliyorum ben. İç sayfaları okumayanlar için, spor sayfalarından verin... Aynen devam.
Erman Bey, hani reklamlarınız vardı ne güzel: "Hürriyet hürriyettir," bilmem ne? Hürriyet nedir, bir fikriniz var mı hakikaten?
Bonus: Yayın sürsün, ailece ağlıyoruz
Gelelim Ali Bulaç'a.
Ali Bey de yazılamaya filan çalışmış bugün. Sadece Barthes babanın o meşhur ve en az meşhur olduğu kadar doğru sözünü anıp, Ali Beyefendinin suratına çarpmakla yetineceğim sanırım. Bakın ne demiş arkadaş:
Başkaları da var! İstanbul'un göbeğinde, Ali Sami Yen'de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye'nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören'de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.

Barthes diyordu ki "faşizm konuşma yasağı değil, soyleme mecburiyetidir."
Ali Bulaç gibi veya Internet'in dehlizlerinde veya meydanlarında "bombalar patladı, siz daha geyik çeviriyosunuz" muhabbeti yapan fiziken yahut zihnen yeni yetmeler gibi, insanları bir hüzün sultasına mahkum etmeyi, ölenlerin, vücutları paramparça olanların, yakınlarını kaybedenlerin acısına ortak olma sanan aklıevvellere, en azından olduğunuzu iddia ettiğiniz kadar vicdanlı olun da güya kahırlandığınız, arkalarından gözyaşları döktüğünüz o insanların anılarına hakaret etmeyin bari demek lazım. Bu rezil olayı bile laiklere, agnostiklere, ateistlere veya budistlere... hakaret bahanesi yapmaya kalkışıp kendinizden iğrendirmeyin. Çünkü hiç bunları saymasaydınız dahi, ben sizden insanları, üzülmek değil, ama aynı sizin ikiyüzlü hüznünüz, kibirli sözde mütevazılığınız gibi, üzülürmüş gibi yapmak durumunda bıraktığınız, aslında gerçekten o acıyı hissedemediğiniz için, hissedemediğinizin farkında olduğunuz için, o insanların ölümü sizin için işte böyle iğrenç bir köşe yazısına malzeme olmaktan başka bir şey olmadığı için, bak ben ne kadar kahroldumculuk oynamayı ne kadar çok kanıksadığınız için, kendinizden bu ruhsuzluğunuz yüzünden nefret edip kurabildiğiniz bu dandik savunma mekanizması sayesinde bütün suçu ne de güzel yapıp müzik dinleyip, bira içip, müzik dinleyen gençlere atma edepsizliği gösterdiğiniz için, kendi travmalanmalarınızı berbat sosyal stigmalar halinde üzerimize üzerimize kustuğunuz kussup durduğunuz için yeteri kadar iğrenmiştim. Bir de korkuyorsunuz ki sormayın gitsin. Ölüm korkusunu o kadar derinden yaşıyorsunuz ki, maalesef kendi içinize sığmıyor artık. Korkularınızı kendinize saklayın. Korkaklığınızın suçlusu o güzelim çocuklar filan değil. Ayıp, yazık. Ben ta buradan görüyorum çaresizliğinizi.
İnsanları paramparça eden şiddete, öldüren şiddete, tedhişe, kanla yapılan siyasete, bu kadar çıplak faşizme herkes karşı durur, herkes öfke duyar yavrum benim. Barthes'in kelimelerini biraz değiştirerek söylersek, asıl faşizmin kralı, şöyle ya da böyle hissetme yasağı değil, üzülme, hüzün duyma ve bu hüznünü gösterme, teşhir etme zorunluluğudur. Buna karşı durabiliyor musun? Aslında kendi çiğliğini teşhir edemeden duramadığını gösteriyorsun, hepsi bu. O sığ tespitlemelerinle, koca koca köşelere kurulup büyük büyük paraları cukkalayıp, yüksek yüksek prestijleri toparlayıp bizim çaycıdan hallice yazılar yazabilmenizden ben utanıyorum, siz utanmıyorsunuz.
Yanisi, burası sözün değil senin bittiğin yerdir Ali Beyefendi. Evet.
Biraz aceleye geldi, sürçi lisan etmişsek affola...