Krize doğru gel...

Millet bu kadar tedirginken krizden söz etmek doğru değil ama ne var ki şu ara karamsar kelam eden çok olduğundan kimsenin kimseyi kınayacak hali de yok.

Sürekli kriz beklentisi ile dalga geçenleri aşırı iyimser görüp kınayanların yanıldıkları birkaç nokta var. Önce iyimserliğin kalıcı bir ruh haleti olmayıp zamana ve zemine göre değişebileceğini bilmek lazım. Tabii kötümserliğin de öyle olması gerekiyor. İkincisi, eğer bir takım kişiler uzunca bir süredir her gün "la yarın kriz çıkacak" diye kehanette bulunup da tahminleri bir türlü gerçekleşmiyorsa, onlarla dalga geçenlere 'iyimser' demek haksızlık olur. Üçüncüsü, ekonomi 'yarın bir gün' yine krize girse de bu durum sürekli kötümserleri haklı çıkarmaz. Çünkü zaten dertli ülkelerin (hatta en zengin ekonomilerin) arada bir krize girmeleri mukadderdir.

Onun için, marifet sürekli kriz tellallığı yapmak değil, o beklenen krizin zamanını ve şiddetini az çok tahmin etmektir. Yoksa, sürekli saadetin mümkün olamayacağını herkes bilir. Ekonominin bir dizi esaslı derdinin olduğunu, bu dertlerin de, cari işlemler açığı, bağlantılı olarak sürekli büyüyen borçlar, buna rağmen bir türlü disiplin altına alınamayan kamu harcamaları, arada bir başını kaldırma istidatını gösteren enflasyon, düşük kur-yüksek faiz sarmalı, baş edilemeyen işsizlik, kara delik denilen sosyal güvenlik açıkları, vs. olarak sayılabileceğini artık beşikteki bebeler bile biliyor.

Ama yinelemek gerekirse, bu dertlerin hepsi, sorunun önemli bir kısmı geçmişten de kaynaklansa, devletin bir türlü iki yakasını biraraya getirememesinden kaynaklanmaktadır. Denge o kadar bozulmuştur ki, en marifetli hükümet bile devletin gelir-gider açığını, daha uzun bir süre kolay kolay kapatamaz.

Bunun da anlamı (ister iyimser, ister kötümser olunsun), ekonomideki sorunların bir süre daha devam edeceğidir. Ama sorunlar devam ediyor diye, arada bir iyi haber geldiği zaman dahi, hep somurtup oturmanın alemi yok. Ezeli kötümserler de arada bir gülmesini bilmeliler ki, yüzlerinde güller açılsın.

Ayrıca uzunca bir süredir ekonominin, yalnız içerden değil, dışarıdaki çalkantılardan da etkilendiğini görmek lazım. Onun için sürekli iyimser olmaya zaten imkan yok. Ama aynı mantıkla, sürekli kötümserlik de yersiz kaçıyor.

Tabii en iyisi hep iyimser veya kötümser olmak değil, ekonomideki gelişmeleri yakından izleyip rakamlara bakarak geleceğe ait yansız tahminler yapmaktır. Böyle yapınca, sürekli iyimser olmak kadar, yakın gelecek için hep acil felaket beklemenin de yersiz olduğu kolayca
anlaşılır.

Dünya ekonomisinde her gün yeni bir dert çıkıyor. Zengin ülkeler kendi yarattıkları bu dertlerle boğuşurken, bizim gibi ülkeler de hastalık ne zaman buralara sirayet eder diye endişe ile kıvranıyorlar.

Zengin ülke hükümetleri bu sorunlar karşısında aciz kalıp bir takım geçici ve uydurma önlemlerle krizi geçiştirmeye çalışırken, bizim hükümetten muhtemel krizin önünü kesmek için çok esaslı önlem isteyenler haksızlık ediyorlar. Bir de 'uygulanan modeli değiştirelim' modası çıktı. Yahu ne modeli?..

Birinci sınıf ders kitaplarında bile yeralan sıkı para ve maliye politikalarına, ne zamandan beri IMF reçetesi, Derviş modeli filan deniyor. Bir de 'yüksek faiz- düşük kur' politikası efsanesi var. Bu öbek de geçmiş dönemlerden miras. Adeta kendiliğinden zuhur eden bu belaya, 'kasden uygulanan politika' olarak bakmanın alemi var mı?

Hükümet, mümkün olsa yarın bu beladan kurtulmak ister. Ama elinde çare yok. Bu bir gerçek. Sanki Merkez Bankası'na önerilen okkalı faiz tenzilatının nelere mal olacağı görülemiyor!?

Son olarak şu, "yüzde 7'den aşağı büyüme hızı bizi kesmez" iddiası üzerinde duralım. Sanki vatandaşıyla, işçisi ve işadamıyla, esnaf ve sanatkarıyla, hükümet ve bürokrasisiyle bütün memleket, "la oğlum çok hızlı büyüyoruz, biraz yavaşlayalım" diyor da, "aman yüzde 7'lerden filan zinhar vazgeçmeyin" diye nasihat ediliyor.

Te allam! Ne vazgeçmesi? Mümkün olsa, değil yüzde 7, yüzde 8-10 büyümek ister deli gönül. Ama bu şartlar altında daha hızlı büyümek mümkün değil. Bu iş öyle, 'büyüme iradesi, vizyon, vs' gibi laflarla yürümüyor. Yaa, ne haber?