Blog yazmaya pek vakit ayıramıyorum nicedir. Yazmadıkça da, zamanla üşenmeye başlıyor insan. Fakat, memleket gündemi birden hareketlendi. Bir iki mevzuya değinmek lazım.
* E YouTube zaten yalama oldu. Aç / Kapa Artema. İlgili kurulumuzun önüne bir YouTube switch'i koymak lazım, kolayca açıp kapayabilsinler. Bu konuya değinmek bile zul. Geçelim.
* Orhan Pamuk'tan Fehmi Koru'ya onlarca kişinin adının bulunduğu bir ölüm listesi tespit edilince, Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Güler Kömürcü vs. vs. gibi 60'tan fazla kişi hoop gözaltına alınmıştı. 7000 sayfalık iddianameden filan söz ediliyor. Bugün de emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Kuvayı Milliye Derneği Genel Başkanı emekli Kurmay Albay Mehmet Fikri Karadağ, "Susurluk Davası" hükümlüsü Sami Hoştan, avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla İlişkiler Sözcüsü Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Hüseyin Gazi Oğuz ve Oğuz Alparslan Abdülkadir tutuklandı. Gazeteci Güler Kömürcü ise serbest bırakıldı. Kömürcü hakkında yurtdışına çıkış yasağı konulduğu öğrenildi. Gözaltılar ve tutuklamalar süreceğe benziyor. Elbette son aylarda alıştığımız "yayın yasağı" da gecikmedi. Bunun, buzdağının görünen yüzü olduğunu, daha derinlerde dolaşan daha güçlü isimlerin henüz su yüzüne çıkmadığını filan sağır sultan duydu. Şimdi hem hükümetin bu derin bataklığı kurutma konusunda ne kadar kararlı olduğunu, hem askerin kendi içinde yuvalanmış derin odakları ne kadar tasfiye edebileceğini, hem de yargının (ki savcı Zekeriya Öz'ü kutlamak lazım) ve polisin rüştünü (en azından benim nezdimde) yeniden ispat edip edemeyeceğini görmek için bir süre beklemek lazım. Güzel şeyler oluyor. Umalım da hevesimiz kursağımızda kalmasın. Aslında tarihimizde, -epeyce kalabalık tersi örneklerle birlikte- bu işin üstüne gidileceğini ümit etmemize yardımcı olacak olaylar da mevcut.
Cengiz Çandar'dan alıntılıyorum:
Dikkat çekici örnek, Mütareke yıllarında Osmanlı hükümetinin bir Yüce Divan (o zamanki adıyla "Divan-ı Âlî") kurarak, "Ermeni tehciri"nden sorumlu tuttukları İttihatçı kadronun 1919-20 yıllarında yargılaması buna örnektir.
Bu yargılama sonucunda, Ermeni katliamından sorumlu görülen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal, idama mahkûm olmuş ve cezası 1919 Nisan ayında infaz edilmiştir. Bir dizi İttihatçı yetkili de ağır cezalara çarptırılmıştır. Bütün mahkeme safahatı, yani "mahkeme zabıtları", Osmanlı Resmi Gazetesi’nde de yayınlanmıştır.
Daha yakın tarihteki çarpıcı olay, bizim siyasi ve adlî yakın tarihimizde "Muğlalı olayı" diyen anılan olaydır. Orgeneral Mustafa Muğlalı, 1943 yılında "Ordu Müfettişi" sıfatıyla Türkiye-İran sınırında, Van’ın Özalp ilçesi yakınlarında bir olaya karıştıkları sanılan 32 köylünün sorgusuz-sualsiz infazından sorumlu tutulmuş ve idam istemiyle yargılanarak 1950 yılında 21 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Karar, Askeri Yargıtay tarafından bozulmuşsa da, Muğlalı, ikinci yargılamayı göremeden 1951 yılında cezaevinde ölmüştür.
Halen ittihadcılarla uğraşıyoruz diyebiliriz. Bakalım.
* İkinci önemli güncel konu ise AKP ve MHP'nin üzerinde mutabakat sağladığı, üniversitelerde başörtüsünü sebest bırakacak olan anayasa değişikliği meselesi. Nihayet, hükümet ve bir muhalefet partisi, artık utanarak (ve her anlamıyla) sıkılarak bahsettiğim başörtüsü sorununu çözmek üzere bir şeyler yapmaya karar verdi. Yine de kimi soru işaretlerini koymak lazım.
Başörtüsü konusunda, totaliterden libarele doğru, kendi içinde de fantastik varyasyonları olan 3 gruptan söz edilebilir:
Şimdi, dediğim gibi bunların da kendi içinde türleri mevcut. Mesela, birinci grupta, sokakta -hatta pencerede- bile görmeye tahammül edemeyenlerden, bunla tahammül edebilenlere kadar giden bir tayf var! İkinci grupta, bazı liberaller, bazı demokratlar bile bulunabiliyor. Üçüncü grubun tavrını liberal olarak nitelendirdiysem de en başta, herkes liberal saiklerle bu pozisyonu tutmuş değil. Neyse.
Masadaki çözüm teklifi, ikinci grubu hoşnut ediyor, birinci ve üçüncü grubu ise hoşnut etmekten uzak. Birinci gruptakileri tedirgin ederken, üçüncü gruptan kimileri, "domuzdan kıl kopardık" diye düşünüyor.
Hükümetin yaklaşımı, bence, günü kurtarmaya yönelik. Başörtüsü özgürlüğü vaatlerini yerine getirmek üzere bir adım atmış olacak. Ancak düzenleme bu haliyle yasalaşırsa, başörtüsü sorunu daha sert, daha çözülmesi zor bir kütle halinde yakın zamanda yine karşımıza çıkacak. Okulunu bitiren kadınlar, kamuda çalışmak, üniversitede ders vermek istediklerinde ne olacak? Bu kez, birinci gruptakilerin elleri daha güçlü olacak. Başörtüsünü, sadece üniversiteler için getirilen bir düzenlemeyle "güya" serbest bırakmak, başörtüsü sorununun demokratik ve kapsamlı bir çözümünü, son tahlilde, zorlaştırır. Üstelik, bunun aslında kaybettiğimiz eşeğimizi bulduğumuzda yaşadığımız sevinçten farkı pek yok: Başörtüsü her zaman yasak değildi nihayetinde.
Şayet hükümet, "şu kısmını bir halledelim, ileride diğer kısmını halletmesi daha kolay olur" diye düşünüyorsa yanılıyor. Bu "taktik" adım, stratejilerine zarar verecektir. Nitekim, "siyasi simge" tartışmasının alevlendiği son dönemde de Başbakan "siyasi simge olsa ne olur?" demekte çok geç kalmasının ceremesini çekti. Kendi elini zayıflattı. Oysa, ben ve benim gibi düşünen az sayıda kişi, zaten kamusal alan dediğimiz yerin bir "siyasi görünme" alanı olduğunu söyleyip duruyorduk.
Demem o ki, başörtüsü sorunu başımızı ağrıtmaya devam edecek. Üstelik, siyasi yelpazenin her tarafındaki aktörlerin, muarızlarına karşı daha da sertleşmeyi göze alacağı bir siyasal zeminde. Herkes için özgürlük istemek niye bu kadar zor.
* "Hali pürmelalimiz böyle" diyecektim, ama melalden kısmen azade, hatta sevinçli haberler olarak da okunabilir bunlar.
Hafif haberlerden gözüme çarpan bir şeyden de bahsedeyim: Bilim insanları, ilk sentetik genomu inşa etmeyi başarmışlar ve 147 "sayfadan" oluşan bir DNA zinciri oluşturarak, Mycoplasma genitalium bakterisinin DNA'sına "dikmişler." Muazzam bir haber. Zira, ilk "sentetik hayatın" kısa süre sonra ortaya çıkarılabileceğinden söz ediyorlar.
Bilimin çok yakında özel olarak tasarlanmış (custom design) organizmalar, yani bir nevi canlı robotlar üretebileceğinden. Tabii henüz bakteriler seviyesinde ve kısa denilebilecek DNA zincirleriyle uğraşıyorlar. Daha uzun DNA ipliklerinin üretimi ile ilgili -sentetik insan genomunun 2014 civarında üretilebileceğini de savunan- Voigt'in sözleri enteresan:
"Bilim insanlarının, bu işlemi belli bir otomasyon rutinine bağlayabilmeleri için, aynı bilgisayarlarda olduğu gibi C++, Java vs. gibi programlama dillerine ihtiyaçları var. Yoksa bu iş, binary kodlayarak Vista'yı yazmaya benziyor. Yani olacak iş değil."
* Bilgisayar dilleri demişken, Paul Graham'in, Türkiye'de ODTÜ tarafından basılan "Hackers & Painters" kitabını okuma fırsatı buldum. Graham, 1995'te -ki ben Internet'le yeni yeni cilveleşmeye başlamıştım o sıralar- ViaWeb'i kurmuş ve herkesin mağaza açmasına imkan verecek, türünün ilk örneği bir e-ticaret sistemini, üstelik de LISP'te yazarak, piyasaya sürmüştü. Viaweb daha sonra -2 yıl kadar sonra- Yahoo'ya satıldı ve şimdiki Yahoo Store'un temelini oluşturdu. Paul Graham, büyük bir Microsoft antipatizanı ve açık kaynak ve LISP sempatizanı, anti-spam üzerine de çalışan önemli bir programcı. Bu kitabında, ineklerin neden Amerikan liselerinde popüler olamadıklardan başlayıp, 100 yıl sonrasının programlama dillerinin nasıl şeyler olabileceğine dair fikirlere kadar giden enteresan bir konu akışını takip etmiş. Bu sırada da spam'e karşı geliştirmeye çalıştığı, Bayes dağılımlarına dayanan bir yöntemi, LISP'in faziletlerini, piyasaya, prosedürel adalete, servet edinmenin ve dünya ekonomik sisteminin aslında sıfır toplamlı bir oyun olmadığına dair -yıllar yılı anlatmayı başaramadığımız- bazı gerçekleri ve bunun gibi birçok şeyi anlatıyor. Keyifli bir kitap. ODTÜ'nün kötü baskısını, bazı çeviri yanlışlarını (mesela: "çevirmen"in bir programcılık "terimi" olan "interpreter" karşılığı kullanıldığını farketmem birkaç sayfa aldı. Jargonda "yorumlayıcı"dır karşılığı, "interpreter"ın) ve neden böyle yaptıklarını anlayamadığım kapağını saymazsak, keyifle okunabilecek bir çalışma.
ODTÜ'nün kapak rezaletini "açıkça" gözlerönüne sermek isterim: Hem kapağı değiştiriyorsunuz, hem de yeni kapakta orijinalinden kopya çekiyorsunuz. Buna rağmen de dandik bir imajdan öteye geçemiyorsunuz. Yuh! İşte kapaklar:

Sanıyorum, orijinal kapaktaki resmin, Pieter Bruegel'in "Babil Kulesi" tablosu olduğunun ve adı üstünde Babil Kulesi'nin inşa edilişini resmettiğinin ve bu imgenin, kapağı, sadece güzel görünmesi gereken bir teferruat olmaktan çıkarıp, kitabın içeriğine de katkıda bulunan bir "mütemmim cüz" haline getirdiğinin de farkında değil ilgili kişiler!
E bu kadar yeter.