* * * *
bir şey yazmıştım, ama bana özel olduğu için ekranda görünmüyormuş. onun yerine asterisk çıkıyormuş. öyle diyor broşür.
geçen de bir şey söyledim, bana özel olduğu için kimse duymadı. vapurlar...
our eunuch dreams
birlikte yalnızca sedatif bir hatayı büyüttüğünüzün, bütünlediğinizin, mükemmelleştirdiğinizin farkında değil misin? öyleyse ne yapıyorsun?
yuki onna
ah be oyuki! ben seni bir hayal (anti)kahramanı sanıyordum.
gerçi artık öylesin...
ever est et non
adamın biri iki protez bacağıyla everest'e tırmanmış. işte böyle, içimizden biri olabilmek için dağları delmen gerekiyor be adam. ama yine de olmaz! yarın aynı otobüste karşılaşsak, ben yine sana yer vereceğim; bunu biliyor muydun?
otobüs demişken, yanımda oturan ihtiyar "haşhaşın morfolojisi" diye bir kitap okuyordu; bacaklarını göremedim. daha sonra üzerine rengarenk çiçekler boyanmış bir çimento mikseri geçti. sabah arazöz geçti.
trouble every day
her şey bir vincent gallo filmi temposunda ilerliyor. mevsim bir tuhaf.
urban renaissance
bir süredir sanki yabancı bir ülkede yaşıyor gibiyim. neyse ki aynı dili konuşuyoruz insanlarla. tanıştığım birkaç kişiye kendimi farklı bir isimle tanıttım. çarpık tuhaf bir ilişki kurabiliyoruz zaten. iletişim yeteneklerimin genel olarak marjinal olduğunu da hesaba katarsak, zorlanıyorum diyebilirim.
elektrik trafolarının boyanıp ev gibi resmedildiği tuhaf bir yer burası. sokağa çıktığımda huzursuz oluyorum. yıllardır buralarda oturmuyordum zaten kişisel nedenlerden. fazla da kalacak gibi değilim.
çelıncır II
asosyal android modundan "fırtına öncesi sessizlik" moduna geçtim. bunu da buraya yazıyorum.
başlamışken devam edeyim. bugün istanbul yolunda berbat bir kaza olmuş. asfaltta bir ceset yatıyordu. polisler şeridi kapatmış. ben akan şeritteydim, yoluma devam ettim. kafamda başka şeyler vardı.
biraz daha ileride, alfemo'ya dönen kavşakta duran (oraya yerleştirilmiş demek daha doğru) bir palyaço dikkat çekmek için bir alfemo tabelası sallıyordu. ben de dikkatle baktım: burnu takma mı yoksa yalnızca boya mı? iyi göremedim. takma olsaydı duracaktım. geçti artık.
arabadan indim. bir hamamböceğini son anda farkettim; üzerinden atlayabildim böylece.
insan, her şeye alışıyor statik elektrikten başka. tüm gün şapkam kafamdaydı; şimdi ise saçlarım yatmıyor bir türlü. taktığım ana lanet ediyorum. belki de çıkardığım ana. bilemedim.
veritabanı hasar görmüş bir de dün. onu düzelttim işte, ki bunları yazabiliyorum.
the mad hatter
"i learned long ago, never to wrestle with a pig. you get dirty, and besides, the pig likes it." demiş bernard shaw. yani, bir domuzla asla güreşmemeyi epey zaman önce öğrendim; sen kirlenirsin ve fakat domuzun hoşuna gider. ha bunu iş olsun diye yazdım.
asıl yazmak istediğim başka. tabii the mad hatter başlığını boşuna atmadım. alice'in maceralarından şurayı alıntılamak niyetindeyim:
Alice, yine o karanlık ve küçük dükkanda duruyordu. Sonunda kararını vererek konuştu. "İzin verirseniz, yumurta satın almak isterim... Şey... Acaba siz bunları nasıl satıyorsunuz?"
Yaşlı Koyun hemen cevap verdi.
"Bir tanesi elli kuruş... İki tanesi yirmi beş kuruş."
Alice bu sözleri duyunca daha da şaştı. Cebinden para çantasını çıkararak, "Demek," diye mırıldandı. "İki tanesi çok daha ucuza geliyor! Öyle mi?"
Yaşlı koyun başını salladı.
"Fakat iki tane alırsan ikisini birden yemek zorundasın."
Alice biraz düşündü. Sonra tezgahın üzerine parayı bırakarak, "O halde bana lütfen bir tane verin," dedi.