"Sazlıklardan havalanan..."

Bir solukta anlatıvermek istiyorum aslında. İşten çıkmadan yarım saat önce, gidip bir Creative Zen Stone almam gerektiği konusunda adeta vahiy geldi. Sony NW A3000'im vardı gerçi, ama işte hani alışmak sevmekten daha zor geliyordu. Aletin o müthiş güzelliğinden geriye, bir iki yıl içinde kala kala ancak hantallık kalıvermişti gözümde. Neyse, pat pat 5 dk içinde 1 GB'lıklardan bir tane alıverdim, üstelik kırmızı. Bir yandan aleti elimde evirip çeviriyorum, bir yandan da sallana sallana yürüyorum. Zen Teknoloji'nin karşısındaki SegaFredo satan, ismini asla öğrenemediğim kafede, tek başına oturmuş bir şeyler içen onu gördüm. Birşeyleriçeno. O olduğunu anlamam biraz zaman aldı. "A momentary lapse of reason." İnsan beyninin çok sağlam bir "pattern recognition" mekanizmasına sahip olduğuna inanırım. Ne ile uğraşıyor olursanız olun, etrafınıza hiç bakmadığınızı, dümdüz devam ettiğinizi düşünün istediğiniz kadar; insan gözü çok geniş bir açıyı yakalayabiliyor -hele de göz-adamsanız- ve beyin çaktırmadan görüntüleri analiz edip, çeşitli sonuçlara varıyor, hatta bazı istemsiz tepkiler üretiyor. Hoop, birden sola dönüveriyorsunuz! Nedenini bilmiyorsunuz, ama anlamak üzeresiniz. Belki biri sizi kesiyor, belki de bir buçuk yıldır görmediğiniz biri, oturmuş kahvesini yudumluyor: Dasha.

Ben de öyle dedim: Dasha? Bu ilk şaşkınlığı ve uzun süre görüşmemiş olmanın yarattığı o pis mesafe duygusunu ve "Aaaa, n'aber vs. vs." faslını çabucak geçtikten sonra, ona bir daha bu isimle seslenmeyecektim. Çünkü kimse ona böyle seslenmez. Kimsenin böyle seslenmesinden hazzetmez Dasha. Oysa, isminin tınısının hiç de kötü olmadığı, hatta bilakis acayip melodik olduğu, üstüne üstlük minimal bir lezzeti bulunduğu konusunda saatlerce kafasını ütülemiştim seneler önce. Yine de, mesela "Engelbert Humperdinck" tadında bir ismi olsun istiyordu sanıyorum. Kendine isim bulma denemeleri de oldu. Ne var ki, insan yaratıcılığı hayatın doğallıkla üretiverdiği böylesi hoşluklara yaklaşamaz çoğu zaman. Tersi de olur, ama nadirdir. O ender durumlardan biri bu konuda yaşanmamıştı anladığım kadarıyla -ki bundan emin değilim. Çünkü, Didi ismi takılmıştı bile ona, biz tanışmadan evvel. Bu lakabın nereden çıktığını bilmiyorum, mutlaka saçma sapan bir hikayesi vardır. Ara sıra, kafam iyiyken, böylesi lüzumsuz mevzulara ilişkin lüzumlu lüzumsuz tezler üretmekten haz aldığım zamanlarda yani, mucizevi biçimde Didi'nin ona cuk oturduğu sonucuna varıyordum, her seferinde. Zaten lakaplar ya insana cuk oturur ya da çok büyük bir yalan söylemenin neşeli bir yolu olarak üstüne yapışıverir kişinin. Ortası pek olmaz. İşin gerçeği, herhangi bir kelimenin ona yakışması, onu tarif etmesi, ona cuk filan oturması -bana göre- teknik olarak mümkün değil. Yine herhangi bir kelimenin onunla ilgili büyük bir yalanı işaret etmesi, yani ona yakışmaması, onun bir yanından teğet geçmemesi, biraz olsun onu tarif etmemesi de -bana göre- teknik olarak mümkün değil. "Kapı o kadar büyük ki!" İşte, Dasha bitti burada, yine Didi başladı. Didi, hem ona dokunuyor, hem de ondan kaçıyor. Hem zarif hem yılışık, hem ince hem kaba, hem köşeli hem yuvarlak, hem çilekli hem sade Didi.

Ben de öyle dedim: "Didi? Kılıç!..." Tümüyle unutmayı başarmış olduğumu sanıyordum "kılıç" mevzuunu. Demek ki kılıcı unutmak için kaçınmışım görüşmekten bunca zaman? Demek ki işe yaramamış bu strateji? Demek ki o kılıcı vermemeliymişim. O kadar güzel istemişti ki...

Biraz Didi'den bahsetmek elzem oldu.

Daha 17 17 17 miydik ne. Overkill Ankara'ya geldi. Bir alay yeni yetme, doluştuk Atatürk Spor Salonu'na. Tuhaf bir konserdi. Haliyle koltukları boşaltıp oyun alanını işgal eden bir sürü maymunla beraber, hoplayıp zıplıyorduk. Hah işte dirseği de o sekansta gömmüşüm Didi'nin suratına. Yere kapaklandı. Ağzı burnu kan. Doğruldu birazdan. Acı çekmiyor gibiydi. Yine de konser bizim için bitmişti o an. Boş tribünlere çıktık karga tulumba. Küfürler filan derken, gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Didi güzel gibiydi. Boyu yeterince uzundu, elleri yeterince küçüktü, saçları yeterince sarıydı sanki -bir nevi sarışındı, gözleri yeterince parlaktı. Yüz ifadesi yeterince güçlüydü. Didi yeteri kadardı. Form olarak, biçim olarak, imge olarak yeteri kadardı. Bir yüzey olarak, bir kütle olarak, bir fotoğraf yahut bir yontu olarak yeteri kadardı henüz. Henüz o katılığını (stiffness) atamamıştı. Böyle söyleyince daha iyi anlatabildiğimi sanıyorum, onda "motion" eksikti. Çok iyi bir ressam bile harekete ihtiyaç duyar. İyi fotoğraflar iyi bir aksiyon kurgusunu yansıtır. İyi bir heykel dinamiktir. Yine de üçü de eksiktir. Didi henüz büyülü bir film değildi benim için. Bir kadın değildi henüz. Benim arızalarım ise bambaşkaydı -ki şimdi yeri değil anlatmanın. Yine de sık sık görüştük, ama iki aseksüel gibi. İnsan onyedisinde sevebilir mi? Biraz sevebilir. Biraz sevdik.

Oysa Dasha iki yıl sonra başladı. Uğur biraz daha sonra. Birkaç yıl sürdü. Sanki koca yirminci yüzyılı o birkaç yılda yeniden yaşadık. Önce paldır küldür yıkılan, yerle yeksan olan devasa imparatorluklar gibiydik. Ellerimiz el olduklarını anladı, bacaklarımız bacak olduklarını, karınlarımız karın. Uğur yıkıldı, Dasha yıkıldı. Sonra her şey yerine oturdu. Sonrası yüzyılın hevesle çağlayan ruhu: Sanki dünya bütün nehirlerini üstümüze boşaltıyordu. Öğreniyorduk, büyüyorduk, keşfediyorduk. Durmadan fikrimizi değiştiriyorduk. Bütün paradigmalar kaymalıydı. Bütün filmleri izlemeli, bütün şarkıları dinlemeli, bütün kitapları okumalı, bütün enstrümanları çalmalı, bütün resimlere bakmalı, bütün enstalasyonlara dahil olmalı, bütün zillere basıp kaçmalı. Bütün suyunu içmeli göğün. Dilim bütün vücuduna değmeli, bütün ellerini tutmalıyım, bütün gözlerine bakmalıyım, bütün hareketini anlamalıyım kaslarının. Sonra bütün nehirler duruldu. Büyük batkılar, ruhumuzu kavuran büyük resesyon, büyük buhran, büyük savaş. Soğuk savaş sonra, ama hep yıkılan blok ben oldum, hep yoksullaşan. Hep benim böceğim öldü. Belki de bana öyle geldi. Sonra bütün tüyleri vardı onun. Kimsenin göremeyeceği, bir nevi sarışın, ayva tüyleri. Duşa girdiğinde, ıslandığında biraz yeni bir kıtanın keşfi gibi. Işıl ışıl su damlalarıyla ortaya çıkan bütün tüyleri. En güzelleri karnında. Peşinden girerdim. Karnım karnına değerdi. Yavaşça kulağına eğilir, Dasha derdim. Dasha denmeliydi, çünkü kayda değer bir durumla karşı karşıyaydık şüphesiz. Didi biterdi. Ilık ılık üflerdim ve usul usul kulağını yalardım. Dasha orada başlardı. "Yani bir gidişat ki pırnakıl bencesine..." Tabii her türlü otu sarmalıydık, her türlü içkiyi içmeliydik, her türlü kimyasalla tanışmalıydık. Kadim dinlere bulaşmalıydık, new age zırvalarına kafa yormalıydık. Bana göre, sürekli fikir değiştirmeliydik, sürekli altımızdaki zemin kaymalıydı, sürekli eğik bir düzlemde hareket etmeliydik gibi; ama hep onun benim farkında olmadığım bir bildiği var gibi gelirdi bir yandan.

Dasha de Didi de göz-kadındı. Her şeyi görürdü. Her şeyi hatırlardı. Her şeyi gözleriyle anlardı sanki, görsel olarak yorumlardı. Sanırım o "motion" dediğim şeyi de bu özelliği sayesinde geliştirdi. Her hareketinde, her kımıldayışında bir tür görsel örüntü sezerdiniz. Bazı davranışlardan, sadece çirkin göründüğü için kaçınırdı örneğin. Kaçınamayacağı bir durum söz konusu ise daha şık bir alternatif arardı. Kılıç işi de böyle ortaya çıktı. Sadece kesmek, kanatmak ya da öldürmek değil, bir görüntü, bir imge de oluşturmak istiyordu. İşin aslı, bunu yapmak zorundaydı, yoksa asla bu işi beceremeyeceğini biliyordu. Asla kendini buna ikna edemeyecekti. Berbat görünen bir yemeği yemek, iğrenç kokan bir tişörtü giymek gibi algılıyordu olayı. Bir tadına bak, çok seveceksin, yemezsen açlıktan öleceksin filan demeyin Didi'ye. İşe yaramaz.

Neyse, kılıç diyordum. Bir gece, Flash TV'nin o absürd Amerikan Güreşi programını izliyoruz. Sesini kıstık. Jimmy ile Nicky taklidi yapıyoruz. "Geçen yine Big Sexy ile takılıyoruz. Sende bir katana varmış Jimmy," dedi. "Kaç inç?" İlk kez ona "Yavrum!" dedim. Devam etmedim.

Çok soru sormadım. Bir sürü eskiz çizmişti, onları gösterdi. Birkaçını seçtim, üstelemeden. Öldürmeliydi. Onu yormadım.

Rengarenk bir Julia Set'ken, sürekli kendi içine kapanmaktan yorulmayan sıkıcı bir standart Mandelbrot setine dönüşünü izledim takip eden birkaç hafta. Nihayet doğumgününde kılıcı verdim. Tek istediği buydu. Gözleri ışıldadı.

"Can aynam," dedim. "Mevlana'nın söylediği gibi, 'dereye güvenme, kendini cilalı tut.' Doğum günün kutlu olsun."

- Saçları ne güzeldi.

"Anladım," dedi. Anlamıştı.

Pastasından bir dilim kesti. Yedim.

"Çeliğe dikkat et dedim. Yuvasında dururken kendini güçlü hissedersin, kınından sıyırdığında ise gerçek bir silahtır. Soğuktur, dingindir; ama içinde bir ejderha uyur. Ateşte pişti, günlerce dövüldü, suda yundu, durulandı, duruldu."

"Anladım," dedi. "Ama biliyorsun, öldürmeliyim."

Hafifçe başımı eğdim. Kabzayı nasıl kavradığını gördüm.

- bilekleri...

"Bugün onlara öfkelendin, yarın unutacaksın. Bugün onları seviyorsun, yarın geride bırakmış olacaksın. Bugün onlarla birliktesin, yarın başkaları gelecek," dedim. "Yarın yalnız kalacaksın."

"Anladım," dedi. "Çok film seyrediyorsun!" "Tamam, eheh!" dedim. Onu öptüm, çıktım. Yapmam gereken işler vardı. Sanırım.

İşte o günden beri Didi'yi görmedim. İçinde bir kiriş kırılmıştı. Üzerime yıkılmasını istemedim. İşte şimdi burada oturmuş SegaFredo kahvesi içiyor. İyi görünüyor üstelik.

"Kılıçtan vazgeçtim sonra," dedi. "Düşündüğüm gibi olmayacağını farkettim. İçime sinmedi bir türlü. Korkunç bir aletmiş kılıç."

Kurusıkıdan bozma bir tabanca bulmuş bir şekilde. Üç tane mavi hap yutmuş. İyice gevşeyince gitmiş, adamın kapısına dayanmış. İki el sıkmış. Hapların etkisi geçmeye başlayınca, çizgi film kahramanları gibi şarıl şarıl ağlamış. Uyutmuyor da tabii meret. Rezillik.

"Öldü mü?" dedim. "Neyse ki hayır," dedi. "Biri zaten karavana. Diğeri de ayağına denk geldi, herif birden üstüme atlayınca." Annesiyle ilgili sıkıcı bir meseleymiş filan. Adam olayı kapatmayı tercih etmiş. Bir şeyler bir şeyler...

"Bakayım, ne aldın," dedi sonra. "Aman bu da pek uydurukmuş."

O da Zen'den bir dijital SLR almış. "Bunların vizör açıklığı iyi değil," dedim. "Ama Nikonlar öyle mi?"

Kahveyi bitirdi. "Hadi bana gidelim," dedi. "Aşık Johanson'dan türküler dinleriz."

"Once so colorful, but now all turns to greeey..."

"Haha. Hem I know Jiu Jitsu! Birkaç numara gösteririm."

Eve vardık. Sabaha kadar saçlarıyla oynadım. O da bik bik konuştu durdu.

Bir ara "Yeni isim yaptım kendime," dedi. Baktım gözleri kocaman olmuş: "Engelbert Humperlink!" diye bağırdı.

"E o var zaten," dedim. "Yapan yapmış, bi' de uzun."

"Yok, benimki 'link'le bitiyor," dedi. "Hem evet, yeterince uzun."